2 Mart 2013 Cumartesi

vaziyet - i hal

her düşüncenin içerisinde debelenen insanoğlu, doğanın götünde kalmış dışkı halinde.



tabiatın tek canavarı şuan insan. yarattığı karmaşa ile kendi sonunu getirdiğinin farkında değil. her yamacın üzerinden süzülerek daha da dibe düşüyor. neresinden kaldıracağız hayatı, bu kafadaki insanımsılar ile. neresine nefes olup onu koruyacağız.ne zaman domatesin o eşsiz afrodizyak kokusunu alabileceğiz yeniden. hangi gece akşam sefalarının geceye olan zerafetli gösterişine şahit olacağız yeniden. biz ne zaman doğalın kopulamayacak bir unsur olduğunu yaşamlarımız için anlayabileceğiz?



tüketim toplumunun yarattıkları ile hayatımız, asosyal medya olmuş. sanat, kültür, çeşitlilik ve daha hayatın içerisindeki bir çok hissedilebilinen farklı renkler, sönmeye başlıyor. korku insanlara aşılanarak, herkes kaybetme güdüsü ile diğeri için bir şeyler yapmayı gereksiz ve mühim olmayan bir durum olarak algılıyor. sadece tek algı: seks ve tüketim eksenli olmuş.



gün doğdukça, bizler özümüzden eğriliyoruz olmadığımız yere. cinsiyet savaşları ile ataerkil dönemin ne getirdiğini gerçekleşen dünya savaşlarında görmemize rağmen hala aynı hatanın devamına destek oluyorz. yok olmanın verdiği o dayanılmaz hafiflikteki hayat gerçeklikleri bir hiç olmuş. beyinlerimizdeki pandora'nın kutuları ile sürekli bir telaş yaratıyoruz hayatta. açtığımız ve gördüklerimiz, yaşanılanların pekte yabancısı olmdığını gösteriyor. bugün dünyanın tüm global devletleri için fahiş fiyatlı seks metaları halindeyiz. kendimizin tüccarı durumundayız. döküldüçke azalan ve kaybolanız.



tek tip insan hürriyeti ancak makak maymunlarında var.

ama bizlerin vaziyet - i hali ancak bir foseptik çukurundan ibaret.

hadi eyvallah.

C.

14 Şubat 2013 Perşembe

in/san

dünya.

köküne sıçsak insanlığın,
küf çıkar gökyüzünden.



11 Şubat 2013 Pazartesi

consume be silent...

sağlıksız bir yaşam öksürüğü ile...

soğuk ciğerinizi neşter gibi ayırır. 
üzerine atılan façalar, sizi garip bir labirent vadilere sokar...
lethe kenarındaki o çılgın pia'ya ağlıyorum. 
göğüslerini serpelediğin şimdi bir başka meyva peşinde. 
gündelikçilerin yaşamları bu şekildedir. 
bir dün hikayesi anlatmak istesem de boş geliyor sözlerimiz. 
derelerin, 
bu kadar ters aktığı zihinlerde,
ortak bir payende de buluşmak imakansız. 
umutsuzluk garip bir virüs olmuş ülkemizde. 
dilimize çömelen söylemler 
bir türlü ayrılamıyor zihnimizden. 
her gidene sessiz gemi oynamaktan 
kalbimizi yok ettik.
eyvallah,


kevaşe insan ruhuna atkı....


5 Şubat 2013 Salı

öküzdot...

hayatın öküz karmaşasında boğulmak...

herkesin bir cinsiyet takıntısı ile, delirginliklerini kabul etmemeleri üzerine....



öküz kelimesi hayvanlaara karşı yapılmış bir hakaret gibi dursa da burada teşbihsel bir anlam ifade etmektedir. 

giriş:

birinci öküzlüğün mertebesindeki insanlar kendine bakmadan, karşısındakini eleştirenlerdir. bu sinsi yavşaklar sizin duygularınız içerisinde, göz yaşlarıyla dans eder hocam. bunlara kanmamanın en temiz yolu, götünüzü dönüp, bir an önce size boynuzu geçirmelerini beklemektir. bunun anlamı döte temaşa etmiş şemsiye mevzusudur.




-şimdi malın biri demesin, ne o boynuz mu yedin. " evet yedim lavuk, herkes gibi.- 

neyse, dipnottan erken dönüşle, götümüze giren sosyal medyadan kopupta gelen herkeste bir şizofrenidir, almış başını kesmiyor. fahişelik dünyanın en eski mesleği olması ile beraber, kevaşelik ise, dünyanın en eski ruhani sapkınlığıdır. her kadında biraz kevaşelik varken, bu kevaşelikle birleşti mi tehlikeli oluyor hocam. erkek, kadın ayırdımı yapan fırıldaklara söz yok.

kısa dan hisse sonuç.



her aşk kendi gölgene secde etmektir. kimde gölgenizi büyütüyorsanız, sarılıp gusül abdestini kılacaksın bu devirde. yoksa şu zamanda her bir düşünce taafün etmiş halde.

gömülün.

15 Ocak 2013 Salı

kukla vol.1

şimdi zaman kestirmesi: ölü tenlerimizin içerisinde kokuşmuş kuklalar gibiyizdir.



yüzümün altında sakladığım gözyaşlarımın kölesiyim. sessiz bir geminin güvertesindeki sallanan filamanın üzerine düşen rüzgar gibi aşklar. aşık olmak ise günümüzde böyle bir etki ile eş anlamlı. kimse mevzu bahis fedakarlık ise buna boyun dik bir halde konumunu göstermiyor, çevresine. maddiyatın herşey, estetiğin ise renkli bir kerhane yatağı gibi tek gecelik sevdaların suratlarından ibaret olduğunu zannedenlerin dünyasında, aşık oluyoruz biz. ve tutulduklarımızın bunların tersine ilişkilere girmek, ihtiyadimıza inanamaması bizim anormalliğimizden midir?



değil!

bir fahişenin günlüğünü okuyanların temaşa ettikleri, el ve vücut hareketleri bugün kü en ciddi sapkınlıklardır. derik cümleli aşklara bire özlem duyan edebiyatın içerisinde dalgalanan hafif nihilistik görünümündeki, liberal sevdaların tek manası: " götümüze girecek olan sevgili hediyelerini, onun bızırına bırakacağımız meniler ile hazineleştirebiliriz..." mantığı ile seks herşeydir oluyor.

hangi aşk ki kelimeler ile sevgilinin tenine dokunsun. hangi sevdadır ki sevdiceğin gözlerini cümleciklerle buğulandırsın. hangi hayaldir ki o çiçek kokulu sevgilinin başına destanlar yazdırsın günümüzde, merak edilir.

bitime kalmayınca, perdeler sürür yere...

bizde iplerimizden sıyrılamayarak yerimize asılmayı bekleriz gün bitimine.

kukla vol.1


15 Aralık 2012 Cumartesi

kıç üzerinden flütler...

acı insanoğlunu, kendinde tutar.

kaybolduğumuz zamanlarda her daim bir kalp kırıklığı ile düşünürüz, mesnetsiz. nedir bizi bu kadar düşünceli eden. sorumlu insan acısının içerisinde bıraktıklarına takıntılı yaşamak yerine, yapamadıklarının korkusuzluğunda onun için savaşır. bir anlam bütünlüğü yok hayatımızda. insanın hep muzdariplikleriyle birlikte fakirleşen beyni artık, devletler için bir ütü masasıdır. 



sosyal medya denilen batakhaneler, görünen kerhanelerdir. bu ortamda her istediğiniz türden ruh kevaşesi insanlar görebilirsiniz. kendilerini en renkli fahişelerden bile daha renkli gösterip, kendi etleri üzerine pislemekten başka hiçbir şey yaptıramazlar. sosyal medya diye dayattıkları ardı belli olmayan, sokakları boşaltan bu alan insanların özgürlüklerini daha bir daraltığı halde,  bir çok kişi bunun farkında bile değil. bizler şizofrenleştiğimizin bu alanların ince elenip, sık dokunması ardından farkındalığına erişceğiz. 

aile artık birlikteliğin en çekirdek kurumu olmaktan çıkartılmıştır. önce televizyonlarla, insanlık duygusal açıdan iğdiş edilmiş ve ardından birbirinden uzaklaştırılmıştır popüler kapitalist silahlarıyla. internet bir anlamda insanlara sınırsız görünen bir sınırlılık sağlarken, diğer yandan bizi daha bir güçsüz hale getiriyor. yapamadıklarımızın verdiği pişmanlıklarımızı yıkmak için, sürekli bir kevaşe halde ruhlarımızın dolandırıcıları halindeyiz.

kuru nane bile artık endüstriyel bir meta olmuş. laboratuarların cellatlığında insanlığın her bir sorununa karşılık yeni bir engel çıkartmayı çok iyi becerebiliyor kokuşmuş modernite. bir türlü temeli oluşturulmadan savunulan görüşler ile, insanlar özünden saptırılıyor. daha çok şey biliyoruz ama daha az gelişiyoruz. bu nasıl bir ironinin, tragedyasıdır bilinmiyor. 

ama bilinen bir gerçek vardır ki, mumu bile kül eden bu modernite, hayatı değiştirmeye yeltendikçe daha kötü ediyor. düşünmek işte böyle bir olgu. ceplerimizde taşıdığımız hayatlarımız beyinsiz askerleri olmamak ümidiyle...

korku acı'yı tünetmez kıçı üstüne!

7 Aralık 2012 Cuma

oku-mak!

herşeyin başlangıcı o söz ile başlamıştır. ama bilene / farkındaliğına ermişte...


v...

boş bir kovanda arı gibi dolanıp dururken çarpıştık.

hayallerimiz biribirini kovalıyor. zaman kum saati gibi. hayallerimizi dar boğazdan sıkıntılı bir halde ilerletiyor. hep ibadet gibi seni gizledim sine'mde.



- karlı bedenime düşen kor. ateşledin yine serçe yüreğimi. titrek korkularımızı beslediğimiz kafesimizin üzerine çullananlar, geride kalan göz yaşlarımız ile yıkadığımız eski ruh ateşlerinde... zaman zaman sen, onları imlersin, ben ise bizi çizerim. buluştuğumuz nokta, o karton hayallere vücut olduğumuz zihnimiz. çift ruhlu, tek bedenli hikayemiz gibi...  

nasılda ikizleşmişiz. 

küçük balıklar gibi, sular yükseldikçe kıyıya vuruyoruz cesaretlice. simgeleştirdiklerimizin, elimize sardığı kararmış gümüşler bizde yok. estetik  ise gözlerindeki o tatlı yeni doğmuş bebek kokusu gibi. ben sana doldukça, sen bana tavaf ediyorsun. eski kitap kokusu hayallerimizle... 

sar.



med-cezir gibi birbirmizin üzerinde gidip gelirken, hayallerimizin birbirlerine sarılması. yeşil ve mavinin o morumsu soğukluğu olmayacak bizde. her şey mavi  - v - yeşil. bir düzensizlik. kalbimde sana dolanan dualar gibiydi benim hayallerim. tanrının eli değmiş gülüşündü beni güçlü kılan. serana-tını, bülbüllerin sümbül yapraklarında verdiği bir aşk ise bu, biz iki ucu ateşli değnekleri tutabilecek güçteyiz.

dizelere düşmeyen, düşlerin ebeveynleriyiz bu hayalde...



ağdasız bir teni yaralayan hisler kadar sert ve derin yaşam, geride kalıyor artık. mavinin, yeşille seviştiği ve çağıl çağıl ormanlara, ovalara, sulara dağıldığı hayat: gözlerimde limansız gemilere hayallerimizi bindiriyor. fırtınalarla başlayan yolculuğumuzun, meltemlerle sonlanacağı günlere gitme dileğiyle, merhaba!

ben c...

kanımdan daha da karanlık olan, dünyanın pisliğinden, ayrı kokladığın ben. bir akarsu değil, okyanusum seninle. evlerimizin saçaklarında çekişen serçelerin ürkek, cilveleşmelerindeki zamanlarda doğan güneş gibi girdiğin hayatıma, nasıl bir mana olacaksın bilemeyiz. ama...

devam edebilmeliyiz!

eminim ki kimse bizim kadar endişeli değildi. kimse bir kedinin ne yiyeceğine endişelenmiyordu. göz yaşında tuttuğun o kusursuz dünyanın berraklığında savruldum kenara. ortasından gittiğimiz hayata, temkinli yaklaşabiliyorum artık seninle. v/e sen bu hikayede bir ayrımın noktasından sonraki, büyük harfsin. uzanıp dokunda, şu hikayenin sonu gelmesin. aşk, yoluna çıkalan hikayede son beklenmez. beklenen sonlar her daim ölüme gider. seninle ve sesinle birlikte aşk:

"...arıyıpta içimdeki yakınlığın, yakıcılığı ile dönüp-dolaşıp etrafında tavaf ettiğim sensin."

 benim için.

birlikte...






29 Kasım 2012 Perşembe

maximum increment

bazen hiç kapanmayacak yaralarımızı anı katlederek pansuman ederiz.
eski defterlerin yırtık sayfalarından silinmeyenler, yüreğimizi kanatır.
ve sevda bir destan gibi olan yüreğinizi ondan alır.
tıpkı tahir ile zühre'nin sevgisi gibi...

afşar timuçin


sevgi denen şey yücedir.
onuruna yediremez sönmeyi,
sevgi denen şey,
kendini horlamaz.
benimsemez yolundan dönmeyi.

sevgi denen şey sonsuzdur.
ne zaman tanır,
kendine ne de yer 
kendini hiçbir şeyde sınırlamaz. 
sevgi denen şey,
sevgisizden korkmaz 
direnir 
doğru sayar kendini
tek yücelik bilmeyi


p.s: bir yüreği delik, herşeyi kendi klozet genişliğindeki dünyasıyla eşleştirir.


27 Kasım 2012 Salı

arafın tepesindeki yasak elma.


arasak bulamayız gölgemizi
hangi suya baksak namevcuduz.
(cahit sıtkı tarancı)

ölü duvarların gerisinde...
gündüz ve gece,
güneş ve ay,
özgür ve mahkum
diye ayrılmıştı 
hayat.

kah gülerek,
kah ağlayarak,
bazen isyan ederek,
bazen kopuşlar ile...
soluksuz maratonlar
gelip gibi gidiyor 
yaşam.

arıyoruz.
yolculukları bir türlü sonlamayan seyyahlar 
gibiyiz hayatta.

damarlarımızı çalımlayan
jiletlerin ağzı kadar keskin hayat.
hayata olan bağımlılığımız kadar ince 
bakışlar.
aynı tonda çalan,
iki farklı makama ait olan türkü 
gibidir
insan ve hayat.

sev.
sevgimi yaşayabilmen için 
ayaklarındaki iplerden kurtul,
sökül geçmişinden,
geleceğindeki cennetin hurisiz,
sadece ikimize ait olan kısmını düşün.
oyluklarımı dolduracak hayaline izin verde çırpınsın 
yüreğimdeki senin cennettinde.

korkma ve gör.
secdenin alınyazısına değdirdiğin zihnin ile 
düşün.
mutluluk ne.
düğüm düğümlendikçe 
yüreklerimizde,
hurçın bir karadeniz gök'ü oluşur.
ve biz
biribimizden koparız 
sevgilim.
tıpkı betimlemelerdeki 
çiftler gibi.

arafın tepesindeki yasak elma.



gündüz balıkçısı ve hamaktasallananfare konuşmaları - 1

hayatımızın her döneminde, mekanik bir hayatı yaşıyoruz. bunun sebepleri nedir diye incelesek ve tartışsak ne sonuçlar çıkartabiliriz. kendimizin efendisi olmamız gerekirken, hep birilerine hizmet eden moronlar halinde, duyarsız hareket ediyoruz. yani hiçbir şekilde bir eylem gerçekleştirmiyoruz. 

gündüz balıkçısı ve hamaktasallanan fare dialogları:

hamaktasallananfare: 

düşünce hurriyeti ile içeri tıkılan bir eşber yağmurdereli örneği bu ülke de varken, nasıl da ileri demokrasiden bugün bahsedebiliyoruz balıkçı. 

gündüz balıkçısı: 

iktidarın ilerlediği sadece nasyonalistlerin savunduğu tekdüze bir yaşamın sürüldüğü, anti - demokratik saçmalıktır. düşünmek ve özgür fikirler belirtmek tabuları yıkar. bu yüzden böyle sistemelerin tek amacı zümreye hizmet etmek ve tahakkümün dediğini kabullenecek, kendini düşünecek bireyler yumurtlamaktır vajinalarda. ama bir gerçek vardır ki: "dile ket vuranın başına, düşünce tokmak olur.

düşünceler dans eden, tango kadınları kadar kıvrak ve estetiktir. doğru temellendirildiğinde, kimse onları sınırlayamaz ve önüne geçemez. hacimsiz ve yoğundur. sınırladıkları, engelledikleri taktirde, kaybedip köle bir toplum onların gelişmemesine en iyi gelecek örneği, olacaktır. apolitik ve vurdumduymazcı bireycilik, kabullenmektir. bu insanların çok uzun süreçlerden geçmesi sonucu oluşturulan bir dönüşümdür. darbeler bunları hazırlayanların en iyi silahıdır. insanın, ne ekerse onu biçmesi ise bugün kü militaristlerin ve ordunun düştüğü durumdur. 

gelecek üzerine söylemlenmiş bu söz, çok doğru basmakalıp bir sözdür. bugün kü sürece gelene kadar yıllarca görülen tehlikeler; "komünistler geliyor, din elden gidiyor olgusuyla emperyalizm ayakta kaldı. onlar için savaşanlar ise anarşist, komünist, sosyalist veya ateist olarak içeri tıkıldı. ya da yaşları büyültülerek idam edildi (bknz.: erdal eren) ya da çeşitli işkencelerden geçirtilerek yedi göbek sülalesine korku aşılandı (bknz.: dersim katliamı ile katledilenlerden arda kalanlar)"

...nereye gelindi?

insanların birbirinden uzaklaşması; sürekli bir korkunun, zihinlerinde tahakküm etmesi, empoze edildi. ve okumanın hastalık, araştırmanın sakatlık doğuracağı dayatması ile insanları asosyalleştirdiler, faşistleştirdiler ve doğadan koparıp, dünyanın bilmem kaç metrekare ile sınırlı olmasının renkli dünyasını enjekte ettiler bilinçlere. bireyin önemi vurgulanırken, toplumsal yaşama ve paylaşma hakkının zararlı ve insanca yaşamanın suç olduğunu benimsettiler. 

son: köle toplum! 





23 Kasım 2012 Cuma

serçe' nin semahı -1

barry godber korkunun tablosunu yaptığında, insanın en titrek ruh halini görmüştü.



sahilden, geceleyin kumsala düşen istiridyelerin korkusunu yaşar insanoğlu. karanlık çöktüğünde, önümüze ne çıkacağını bilmeksizin, karanlığın içerisinde hızlıca adım atarız. körelip, kimseleri duymayız. midyeler, acı akşamlarda incileri doğurur. karınlarında parıldayan hayatlarından bir parça bırakırlar. onların artıkları, insanoğlunun taptığıdır. tıpkı hallac-ı mansur'u katlettikleri sebep gibi. bu gerçeği onların suratına yapıştıranlara yaptıkları sadece katliamdır. asıl sevgi, insanın ruhundadır. 

...

bir gün hallac-ı mansur'un tavasin' i insanlara çarpacaktır. anlayabilme kademesine erişenler, bu kişilerin ne demeye çalıştıklarını anlayacaklar. işte o zaman insanlık çürümüşlüğünün, kokuşmuşluğunun ve hiçbir fayda getirmeyen belirsizlik dolu yaşamlarının nasıl da bir boşluk içerisinde, yok olmuşluğa, gittiğinin farkına varacak. çünkü içlerindeki ruh, kevaşe edilmiş ve başkaları taarafından köle edilmiştir. özlerini yitirmişlerdir. 

:::: hallac-ı mansur'dan ::::

yürek bir et parçasıdır; bundan dolayı tanrı bilgisi, orada yer almaz, çünkü tanrısal bir şeydir. 

anlayış, iki mantıksal ölçüye sahiptir; uzunluk ve genişlik. dinsel yaşamın iki kuralı vardır: sözlü kurallar ve yazılı kurallar. yaratılmışların tümü, göklerde ve yerdedir. ama tanrısal giz, ne uzunluğa, ne de genişliğe sahiptir; ne göklerde, ne de yerde bulunur; dışsal biçimlerin içinde değildir, ayrıca sözlü ve yazılı kurallarla ulaşılan içsel hedeflerde de değildir. 

"ben o' nu, kendi gerçekliğiyle biliyorum"

...diyen bir kişi, kendi varlığını, amaçlanan' ın varlığından üstün kılar; çünkü bir şeyi, asıl gerçekliğiyle tanıyan kişi, ondan daha güçlü olur. 

ey insan! 

yaratılmışların içinde, zerre' den daha küçüğü yok ve sen onu algılayamıyorsun. zerreyi bile tanıyamayan insan, bu zerreden daha algılanamaz olan o' nu tanıyabilir mi ?



dışarıda bırakılan şey, ölümlüler tarafına gider; içeride bırakılan da, öz bilgisinin tarafında kalır. gizem, kendi özünü gizlemiştir. düşüncelerden, saptırıcı amaçlardan ve unutkanlıktan kopuk ve uzak kalır. gizeme erişmek isteyen, onlardan korkar ve onlardan korkan, kendini onlardan kurtarır ve uzaklaşır. gizemin doğu' su batı, batı' sı doğu' dur. yeri ise, en yüksek dünyanın yukarısında değildir; en aşağı dünyanın aşağısında da değildir. 

gizem, var olan şeylerden uzaklaşır; hep tanrısal süreklilikle birliktedir. patikaları dardır ve hiçbir yol ona ulaşmaz. anlamları belirgindir ama ona götüren bir kılavuz yoktur. duyular onu hissetmez ve insanların tamamlamaları ona erişemez. ona sahip olan, yalnız kalır; onunla karışan kuralların dışına çıkar; ondan soyunan , kör olur ve kendini ona bağlayan yıkıma uğrar. onun parlaması, kesintisiz akan su gibidir, kaynayan bir pınardır; esintisi boldur; oku delicidir ve fırlatıldığında gücü kesilir. ondan korkan, dünya işlerinden el çeker ve dikkatsiz seyirci olur. 


::::hallac-ı mansur'dan::::
....

insan dünyanın yaprakları arasında kaybolmuş bir kuyu. kendi içerisine bakmaktan ürken, serçe titrekliğindeki ruhunu otoritenin yaşamına kevaşe etmiş bir kaybedilmişlik.

dünya...

"dilsiz ve soğuktur binlerce çöle açılan bir kapıdır dünya. insan senin yitirdiğini yitirirse, bir yerlerde duramaz bir daha."  - F. Nietzsche

işte bu yüzdendirdir seyyahlığımız. kaybettiklerimizden dolayı diyaframımızda oluşturamadığımız o hüngür hüngür ağlama isteği bundandır. şehirlerin ışıltılı gürültülerinden hoşlananların dünyası, bu yüzden popüler ve vurdumduymazdır. hepsi o delik, kararmış yürekleri ile, hayata hep kinayeli yaklaşır. ama ruhlarında taşıdıklar yamalar söküldüğünde birilerince, en gizli duygularının irini akar zihinlere...




bu olgunlaşmışta, güneşte çatırdamış sarma yapraklarına benzer. üzerlerindeki vadilerinde dolaşan çakallara takılan düşünceleri ile insan, dünyanın beş parasız dilencisidir bugün.

sonuç: yok!

kaybeden bir gölgenin öyküsü, onun fiziksel varlığının altında kalmasıyla biter. toprak bir kusma kesesi gibi anaç ve tanrının yüreği kadar ölçütsüzdür.

umut etmek ve yaşama hiç bir şey yapmadan medet ummak, dilencilikten başka bir şey değil de nedir?





20 Kasım 2012 Salı

kapitalist sistem



Sombart'a  göre,  kapitalist  dönemin  kötü  yönü  ne  politikasi,  ne  iktisadiyati.  Insan, mukaddeslerinden  koparilmis,  maddî  hazlar  pesinde  kosmaga  mahkûm  edilmistir.  Suç,  ne patronda,  ne  isçide,  ne  makinada...  Çagdaslarimiza  böyle  bir  yasayis  tarzi  kabul  ettiren: Seytan.  Marksizm  de,  Kapitalizm  de  ekonomi  çaginin  ürünü.  Al  birini  vur  ötekine.  Ikisi  de insandisi, ikisi de maddeci. Babil kulesinde yasiyoruz Sombart'a göre. Avrupa insani dogru yoldan uzaklasti... Bir buçuk asirdir Avrupa'da ve Amerika'da olup bitenleri anlamak için Seytan’in gücüne inanmak lâzim.  Gördüklerimizi  Seytan’in  isi  diye  vasiflandirmaktan  baska  çikar  yol  yok.  Mavera inancini  yikti  Seytan.  Insanlari  kibirlerinden  yakaladi.  Tanri’dan  ne  farkimiz  var  demeye basladilar. Ve Seytan içimizde uyuklayan asagilik insiyaklari sahlandirdi : “Hirs, tama'i, altin aski.”  Bu  insiyaklarin  doludizgin  at  kosturacaklari  bir  iktisat  düzeni  ilham  etti:  Kapitalist ekonomi. 

- Cemil Meriç

31 Ekim 2012 Çarşamba

Koma Bajar - Ogit [Türkçe Altyazılı]

dersim'den asimilasyon ile sürülen ve katledilenlere....

26 Ekim 2012 Cuma

açlık direnişlerine

çiçekler, parmaklıklar ardından soluyor...
ölüme gülümsüyor güneş.
yıldızlar semah durmuş samanyolu üzerinde.
ve acı yekpare bir halde ağıtlarını dillendiriyor.
her yerde bir emek kıvılcımı,
her hücrede bir özgürlük umudu ile
mücadele inatla devam ediyor.
selam olsun açlığın direnişçilerine...


24 Ekim 2012 Çarşamba

postmodern köle ve aynası


toplum zıvanadan çıkmış. cinayet cinayeti kovalıyor. akıl susmuş ve mefhumlar cehennem! 

bir raks içinde tepinip duruyor. sloganlar yönetiyor insanları. ideolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke  giydirilen deli gömlekleri. aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor. bir kıyametin arifesinde miyiz acaba?  

dünyayı şeytan mı yönetiyor?  

düzeni büyücüler mi bozdu? 

bu kördüğümü çözecek iskender nerede?



tarihlerin tanımadığı bir tahrip cinneti karşısındayız. sosyal bir kuduz veya kanser. bu sinsi, bu kancık, bu  sürekli boğazlaşmaya anarşi demek hata. anarşi saman alevi gibi yanıp söner. her ülkede, her çağda, her düzende belirebilir: fitne, fesat, kargaşa. 

anarşizm desek düpe düz münasebetsizlik.  

anarşizm, bir dünya görüşüdür. tutarlı bir felsefesi, gözüpek havarileri, ölümle alay eden kahramanları vardır. anarşizm, hürriyet aşkıdır; insanın asaletine ve yüceliğine inanıştır; tek kusuru hiçbir zaman gerçekleşmemiş    ve gerçekleşemiyecek olması. anarşizm avrupa' nın rezil ve yalancı medeniyetini yok edip bahtiyar bir çağın yaratıcısı olmak hülyâsıdır.



nihilizm?

nihilizm, anarşizm' in çarlar rusya' sında aldığı isim. 

batı, bizim yaşadığımız faciaya şahit olmamış ama  başlayacak diye tir tir titrediği bu felâketin adını koymuştur:  anomi.  anomi: şuursuzluk. anomi, bütün değerlerin tepetaklak olması, çürüyüş, çöküş...



aydının görevi: karanlıkları aydınlatmak. yazık ki o da kasırganın içinde. sokaklarda kardeşleri, çocukları  boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir!

evet, ama görev görevdir. önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmağa; metafizik birer orospu olup çıkan kaypak, hain, aldatıcı mefhumlara ışık tutmağa çalışalım. bu  araştırma  zifiri  bir  karanlıkta  çakılan kibrit... 

kuledeki nöbetçinin feryadı:

şeytan' ın gücüne inanmak lazım. gördüklerimizi şeytan' ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. mavera inancını yıktı şeytan. insanları kibirlerinden yakaladı. tanrı' dan ne farkımız var demeye başladılar. ve şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı: "hırs, tama'ı, altın aşkı." bu insiyakların doludizgin at koşturacakları bir iktisat düzeni ilham etti: kapitalist ekonomi.



...bir facianın kronolojisini çiziyor meriç. yaşamımız git gide metalaşıyor. birbirmize pragmatist ilişkiler ile yaklaşıyoruz. insan kendi doğasına zarar veren yegane düşüncesiz canlı. bunun temelindeki olgu ise doyumsuzluk. bedenindeki doyuramadığı o sapık azgınlık'ı, sosyal yaşamına yansıttığından bu duruma geldik. güç ve iktidar çatışkısı.

foucault'u dinlerken: cinsellik ve cinsiyet konusunda burjuvazi kendini önceleri görkemli bir bedenle, itibarlı bir hakikate adamış olsa bile daha sonra bunları toplumun geri kalan kesimlerine sıradan bir hakikat ve alın yazısı olarak kaktırmıştır. bu simülark burjuvazinin teni üzerinden, muhtemelen cildini de eriterek akıp gitmiştir. bu yeni sarmal ya da cinsellik simülasyonu. bu, birincisinin yerini almış olan yeni cinsel gerçeklik, yitirilmiş gönderenler sistemi* (*muhtemelen pornonun varlık nedeni tam tersine o grotesk hipergerçekliği sayesinde, bir anlamda, gerçek cinselliğin hala yaşadığını kanıtlayabilmek amacıyla bu yitirilmiş referans sistemlerinin yeniden harekete geçmesini sağlamaktır.)  -gerçekte belli bir biçime sokulmuş olan, bilinçaltı adlı mitin uyumlu görüntüsünden başka bir şey değildir. ne kadar da büyüleyicidir.

sonuç olarak. bugün insan yarattığının kölesi olmayı çok iyi başarabiliyor. ölümler kölelikle başlıyor. ve milyonlarca postmodern köle doğuyor bu kapitalist sistemde.işte böyle bir köle

padişah' ın kölesidir
tilkiden kurnazlığını çalmış  
maymundan oyunculuğunu aşırmış  
köpekten kuyruk sallamayı öğrenmiş  
kediden yaltaklanmayı 
yılandan soğukluğu çekip almış  
kargadan leş yemeyi kaldırmış  
sinekten pis olmayı 

işte böyle bir köle 
padişah' ın kölesi 
kötünün kötüsü 
bir köle 



kaynaklar: bir facianın hikayesi - cemil meriç / foucault' yu unutmak - jean baudrillard / destanlar - afşar timuçin

22 Ekim 2012 Pazartesi

sifon (+18)

sınırlar...

yaprağın,
dalında aşağı süzülmesi,
dilinizin 
dişlerinizi 
ağzınız ve duvarları
arasından dışarı
ittirmeye çalışması,
beyninizdeki imgelemlerin ağırlığı,
ve sevgi paydaşçısının 
şuursuzluğu...

bir sözsüzlük zinciri kırıldı.

bir garip BOKtan 
ezginin eleştirisi

etik bireye göre değişiyor.
toplum bunu gizleyerek
farklı bir halde göstermeye çalışıyor.
eğitimsiz öğretmen orduları 
sistemin sadık hizmetkarı,
sorumsuz ve sorgusuz...
birey olamayan,
pesimist bir palyaço
yeni ergenleşmiş bir kızın 
kendi seks hayatını keşfetmeye başlaması
yaptığınız anallar ile 
gelinen acayip toplumsal 
etik çıkarımlar
kör ediyor bireyi...
genelleştirilmiş ahlak ile
modanın ellerini kıçlarına yapıştırıp,
popüler kültürün üzerlerinde 
gidip gelmeleri onların kevaşe yaşamlarının, 
genel teması...
farklılıkları,
yalanlarıyla kandırdıkları,
suçlu pedagojisi ile kazanılmış 
masum kokorozdur bu kişiler aslında.
toplu görünen ama 
birbirlerinin aynıları
bir garip sahne bu.
fight club'ın son sahnesindeki
yarrağı sıvazlar...
bu kişiler ömürleri boyunca.
başkalarına da gösterdikleri
boktan,
çürümüş
kokuşmuş
iç içe geçmiş yaşamlar ile
zombiliklerinde boğulurlar...

giden boku temizleyen 
sifon'a

senin boktan hayatının ölü toprağını bokumla gübreliyorum!


16 Ekim 2012 Salı

muteber sikiş(+18)


genelin yaşam anlayışına göre bir edepsizlik alıntısıdır. yazım yanılgıları, insan algısıdır. hayat yanılgısı ise tecrübe ile sınanır.

Crispin Sartwell - Edepsizlik, Anarşi, Gerçeklik


hayatı sevmek ve dünyayı sevmekle bağdaşan post-etik değerler geliştirme sürecinde, edepsizlik ve ihlal nosyonlarını keşfettim. her ahlâki iddia neyin nasıl olması gerektiğini yani, mevcut kurulu haliyle dünyanın böyle olmaması gerektiğini söylediğinden, şeytana uymak şeylerin olmasına imkân tanımaktır.



bu anlamda, ahlâk kurallarını çiğnemek bir ayin olabilir.



batı kültüründeki karakteristik ihlallerin hepsi bedenselliğin olumlanmasıdır. nasıl belli başlı dinsel kültür disiplinlerini doğuran şey, çömezlerin bedenlerini aşma yönündeki nafile çabalarıysa, her türden edepsiz sözcük de bedeni yeniden hatırlatan bir şeydir. 



bir gezegenin yüzeyinde koşuşturup duran memeli hayvanlar olduğumuzu bize hatırlatan her şey muteberdir. sikişmek muteberdir, "siktir" demek de.

30 Eylül 2012 Pazar

acı/tan' a


"...aşk, mutluluk şarkısına dönüşen bir yalnızlık çığlığıdır, yüce aşkla beraber, olağanüstü, ulvi harikuladelikler insan yaşamının bir parçası oluverir, onun sayesinde, ten ve kafa birbiri içinde erir. aralarında tam bir uyum kurulur... artık öncesi gibi değildir insan, ani bir değişime uğramış, tene bağlı duyguları ruhani bir boyut kazanmıştır. benzer bir değişim, karşımızdaki insanda da gerçekleşir. kendisi olmaktan çıkmıştır kişi, umut edip bekleyen birisi yerine, yepyeni bir hayata başlayan bir başkası vardır karşımızda. sizi gerçekten tamamlayan insanla karşılaşmışsanız, hiçbir ayrılık, hiçbir kopuş düşünülemez artık... yüce aşk, bu iki değişik insanın birbiriyle sağladığı uyumdur." - jurnal syf:13



...ben bu toplum tarafından, ruhumu bütünleyecek bir ruhun kürtaj ile alındığını düşünüyorum. yarim mecnun gibi kayboldu diyen, göğüsleri cıvıl cıvıl kızların olmadığı düşleri kuruyorum ütopyalarımda. sessizce ağladığım gecenin, döl yatağına gönderdiğim her bir gözyaşım farklı bir his ile gelişiyor. ben susmanın en eşik aralığındayım. geceyi gündüz ile çarpıştıran bir ruhsuz ordusu ile yaşıyorum. defalarca göğsümün, despotluğu ile geride kalan kalbimin işlediği suçlar yüzünden kendi zihnimce cezalandırıldım...!



hayat bir diyalog. kalp ve beynin bitmez savaşı arasında kalmış, anlaşılmazlıkların ve zaman bilincini yitirmiş bir aralık... yaşıyoruz. gündüz ile gece arasında. neden. yüksek pamuk topuklu ayakkabılar giyen prensesim yok benim hayatımda. elleri nasır tutmuş, yediği dayaklardan ve ağlamaktan ses telleri kalınlaşmış annem var. hayatımın tam merkezinde, yaşadıklarını bize bir garip tiyatral oyun gibi anlatan annem. vurupta üzülen ve ardından göz yaşlarıyla tenimizi pansuman eden meleğim... yazılacak çok mektupların denemesi bu düşler...



asılı kalmışım bir garip bilinmezliğe. annemden kesilen bağımdan sonra ilk defa alıştım. bırakıp giden bir ruh fahişesinin, sadece beni kendisi gibi kokutamadığı için bu noktadayım. ama bir yerlerin ötesindeyim. yalnızlığın özleminin, taze kekik kokulu, akasya yumuşaklığında esen bir meltem rüzgarıyla taradığı saçlarımın telleriyle hayatıma bağlıyım. ben kendim hakkında duyulan şüphelerin haksızlığında, ensiz yaşamlarıyla zamanımı dolduran gündelikçilere siktir çekiyorum artık. 

yeri biz bekledik 
ahiret uyurken 
ateş, 
yaşlı da olsan
ancak seninle döndü 
o eski şaşkınlık 
geçerli zamana,
işte güneş 
eski hatır günlerinde 
iki gözkapağı altında battı çocuk 
çocuksa 
ufku da görür.
evimizin üstünde parladı sessizlik 
ve suskunluk ağladı
babam şimdi öldü, 
kökler kuru, 
ve yıllar ölü.
-ölüm şiir'inden / adonis -


karanlığın sesini gün batımına kadar gizlersin acıtanı.

28 Eylül 2012 Cuma

sadece bu / edip cansever

bak göreceksin 
nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra 
nasıl da kaçmak istiyoruz 
birbirimizden 
yeniden 
yeniden
yeniden 
yeniden 
hazırlanıyoruz 
sanki bir güzelliği ödüyoruz 
belki bir güzelliği ödüyoruz.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Bataklık - Dip Kültür


Defterler - Kitaplar - Bizler'e dair yeniden...

www.batakklik.wordpress.com