20 Aralık 2014 Cumartesi

Bir Ahir Zaman Peygamberi, Sınıflandırılamaz Düşünür / Albert Caraco

yaklaşık iki senedir arayıpta, bulamadıktan sonra elektronik kitabını defalarca insan zihnine taşıyan bu insanüstü yazar; okurken insan benliğindeki yıkıcılığı ile ruhu aydınlatan bir mum misali, dibinizi görmenizi size bırakıyor, satırlarında:



--- kitaptan ---



"ahir zaman"; hem "yeni", "son" anlamında, hem de "dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar" anlamında bir ibare. caraco bu iki anlama da denk düşen bir yazar, düşünür. keza, "sınıflandırılamaz"; tıpkı öncelleri gibi, bütün nihilist fikir ve düşünürler, schopenhauer, nietzsche, hatta malthus, cioran... nev-i şahsına münhasır şahsiyetler, düşünürler... insanlığın artık rastlamadığımız bir soyu... 


yaklaşık dört yüzyıldır türkiye'de yaşayan sefarad bir ailenin oğlu olarak 10 temmuz 1919'da -sürgünler ve göçler zamanında- istanbul'da doğmuş albert caraco. önce orta avrupa' ya (viyana, prag, paris) göç etmiş caraco ailesi, sonra ikinci dünya savaşı arifesinde, nazi tehdidi karşısında güney amerika'ya. 


albert caraco' nun mutlak anlamda yazıya adanmış, münzevi yaşamında biyografinin ne kadar önem taşıdığı yine ancak eserlerine bakarak anlaşılabilir. ama savaş sonrası paris'ine geri dönüşünün onda yarattığı yıkım ve felaket duygusunu, insanlığa dair umutsuzluğunu şahsi kararıyla ölçebiliriz: intihar kesin ve tek sondur. ancak ailesini üzmemek için, bunca yıkımın üzerine bir de bunu eklemernek için erteler. önce annesi ölür; "bayan anne"nin ölümünün hemen ardından yazdığı post mortem , doğmuş olmanın nafile ve telafisiz duygusunun türkçe ifadeyle "batsın bu dünya!"nın en yeğin ve yoğun anlatılanndan biridir: anneden nefretin ve anne sevgisinin incelikli, ender anlatılanndan biri. sonra 

baba ölür; daha fazla bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır: albert caraco, babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar eder (eylül1971). 


bu kadar rasyonel ve tartışmasız, kesin bir hayatın tartışmasızlığından geriye çok sayıda yayımlanmış (ve okuyucu bulamamış) ya da hiç yayımlanmamış sayısız eser kalmıştır; çünkü caraco, yıllar önceden kararlaştırdığı intihar - ve ölüm - anını beklerken, tekiş olarak, düzenli ve sistematik olarak yazar, başka bir şey yapmaz, sadece yazar, her gün aynı saatlerde, altı saat yazar, tek bir düzeltme yapmadan yazar, inzivayı -ve dünyayı- yaşar.  hayatından anlayabiliriz; çok kültürlü, çok dilli biridir caraco. ama bir eseri sınıflandırılamaz yapmaya bu kadarı yetmez elbette. yirminci yüzyılın son peygamberi caraco'nun eserinden rahatsız edici hakikatler birer havai fişek gibi fırlar ve patlar. bu fişeklerin soğukluğu, doğrudanlığı, berrak karamsarlığı az rastlanır türdendir; ne nietzsche'de ne de ciaran'da rastlarız böylesine. 



caraco "acı gerçekler"i çarpar yüzümüze; hem de klasik yazarlara özgü bir sadelik ve akıl gücüyle. o bir "nesnellik fanatiği"dir. guy debord' u andıran -doğru çıkan- bir kehanet gücü vardır. bedduası ve laneti "nesnel"dir: ürememize, üretmemize ve tüketmemize itiraz eder; dünyanın sonunu hazırlayan şehirlerimize, üst üste koyduğunuz beton yığınlarına, budala politikacılara ve yok olmaya mahkum kitlelere, sürüleredir onun laneti, böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tannlara bu yüzden de "doğru"dur.  kendini anarşistlere ve nihilistlere yakın hissetse de, geleceğe dair mutlak umutsuzluğu, felaket beklentisi onu geçmişe, "reaksiyoner" -ikili anlamda: tepkici ve gerici- tavra da yöneltir; kimi ibarelerini monarşi yanlısı, hatta ırkçı olarak görebiliriz, ama şimdiki zamana dair yaşadığımız "acı gerçeği" burada ayırt etmemek imkansızdır. dünyada en çok sevdiği şeyin , uygarlığın ihanetine uğramış birinin öfkesidir onunki. sınıflandırılamazlık, bu genelleşmiş nefretin ve nerede duracağı belli olmayan sorgulamanın insanda yarattığı tedirginliin de karşılığıdır. cinsellikten yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazmış, şu ana dek yirmi iki ciltlik eseri yayınlanmış bir yazar olan, ancak pek az tanınan , pek az okunan, tanınmayı ve bilinmeyi ise hem içerik hem de biçim bakımından hak eden albert caraco' nun eserinin en özlü kısmı olan "kaos'un kutsal kitabı" ideal bir saldırı malzemesi, bir dinamit, bir tahrip kalıbıdır: yoğun, kısa, esinli, terörist, sert, kehanet dolu, provakatif, karanlık, gizli ve yeterli... 

insan katmanlarında gezinen aşırı ahlakçı caraco bir kıyamet habercisidir; yıkım ve felaket kehanetinde bulunur. nietzsche gibi o da "ebedi tekerrür"den söz eder; kaynağa geri dönüş, ona göre dişi ilke'nin egemen olmasıdır... ama onu yeryüzüne bağlayan tek şey edebiyattır. kelimenin tam anlamıyla bir aydınlanma düşünürü, bir ansiklopedist, bir erüdit olan caraco'nun "karanlık nihilizmi"nin ürünü olan kesinlikle karanlık, karamsar, insandan kaçan kitapları, hiçbir umuda, hiçbir pozitifliğe yer vermez. her türden ırkçılığın ve fanatizmin yükselişine tanık olduğundan, her türden hümanizmanın imkansızlığını açıkça belirttiğinden dayanması güç, okunması güç -ama mükemmel bir dilde yazılmış- bu kitaplar,  özellikle de "kaos'un kutsal kitabı", felsefeden ziyade bir ahlak ve tarih kitabıdır; çağdaş dünyanın karanlık ve umutsuz, aynı zamanda peygamberce bir teşhisi, mutlak sonun kesin çağrısı olarak okunabilir. en sonuncu ve en radikal ahlakçının, öfkeli beddualarda dolu, kısa fragınanlardan oluşan bu kitabı, bir tür kutsal kitap, kıyamet deyişi olarak okunabilir; ama daha ürkütücü, çünkü gerçekçidir çünkü zamandışı bir yerden konuşur caraco. kendini herkesin, her şeyin, politikanın, çıkarın, zamanın dışına yerleştiren, başka bir yerden konuşan biri... 

bu sesin karşılık bulmadığını söylemek için henüz erken. aykırı, irkiltici seslerin reddedildiğini, yok sayıldığını biliyoruz; caraco' nun sesi de bize insan denen canlının doğa karşısındaki fuzuli varlığını, yokluğunun doğayı hiç "ilgilendirmeyeceğini", belki de "rahatlatacağını" hatırlatan, haddimizi bilmeye, boyumuzun ölçüsüyle davranmaya davet eden ender metinlerden... insan, (büyük ya da küçük harfli) tanrı olmasa da edebini takınabilir, takınmalı... az sayıda kişinin okuduğu metinlerde edep duygusu, insanlık kadar eski ve ezoterik bir bilgi hep saklıdır; "kaos'un kutsal kitabı" da bunlardan biri... 


"iyi okumalar"

ışık ergüden

--- kitaptan ---

30 Temmuz 2013 Salı

mevzu

acıyalanların 
payendesi olmak
şimdi neye gebe insanlık!
vakit suskun
adım sessiz
erken boşalan gözler
yağmur sonrası nemlenen, göz kapakları.
geceden düşer kağıtlara şiirler.
ne sıraya dizilir,
ne de sınıflara bölünür.
boy boy kendini pazarlar kelimeler.
sona kalan kırlangıç ile,
simurg'un acısı...
deniz fenerinin ışığı ile geceyi aydınlatır.
bir avuç buğday tanesidir insan
gelecek kışlar için,
umutlarını yak!
hayallerini kundakla
dola diline nazım' ı
ve haykır o'nun
nikbinliğini
...
görüş günüde mavidir göz. 
algı denizdir.
bilinç ise gülücük.
tek gerçeklik ise sen.
gecikmiş bir zamansın sen
-di'li,
-miş'li
veyahutlar ile dolu..
ve gece dönmez olsun istersin.
emanetin sina'daki haykırış
gobi' deki sağnak yağıştır.
schubert'in minörüsün.
sen,
bende
doğrulardaki yalanım.
aramızdaki düz paralellik ile
mevzu ne mi?
keşfedilmemiş bir duygu,
yaşanmamış bir anı, 
tomris uyar'ın güzelliği...
nilgün marmaranın bunalımları...
kundera'nın dayanılmaz ağırlığı...
yani mevzu
sen
ben
...
..
.
biz!



29 Temmuz 2013 Pazartesi

devlet algısı ile birey ve toplum

bir devlet cinayet işlemeye başladığı zaman kendine daima vatan adını takar. - f.dürrenmatt


7 Temmuz 2013 Pazar

we dont support to sexist person!


toplumun şizofrenisi haline geline cinsiyetçilik bir saplantıdır. insan, cinsiyetiyle değil, birey yönü ile değer görmelidir.

we dont support to sexist person!

10 Haziran 2013 Pazartesi

GeziPark!


bu direniş ideolojik bir direniş değildir.bu direniş çiçekli bir baçenin, akasya kokusudur!

dökülüyor sözcükler,
eylem!
direniş!
mücadele!
bir inci parıltısında,
hasır gaz bombası bulutları altında,
yorganımız gururumuz,
maskemiz ise onurumuz,
bir "sis"tir tahakkümünüz.
sloganımızdır hürriyetimiz!
yaşamakçasına!
bir eylemcesine 
hürce,
bir direnişçesine 
özgürce,
bir hayat gibi 
mücadele ile
dökülüyor sözcükler.
bir parkta sallanan çocuklar gibi
şen ve neşe ile
diren!
gez!
ve
elde
et!

özgürce!


29 Mayıs 2013 Çarşamba

düş / tük.

öl
ölüm
öldüm.
sar beni.

kör.
düş.
üşüdüm.
sessizliğin bilinci,
dil ve süreç
yaşamın düzen -sızısı
karanlığın diş ağrısı
süt dişlerini dökmüş geçmişim.
piştim.

zaman.
ve algı.
insanın boş tahta oluşu.
silinmeyen tebeşir izleri
ve yosunlar.
rüzgar siler.
hatıralar ve düşünce.
çiftleşme anevrizması.
tüm zamana yayılan libido.
ve savaş.
kadın 
erkek.
düş.
tük.



8 Mayıs 2013 Çarşamba

üş&d



kapısını okşadım dün hayallerin, 

ve ilk kez öpüştüğümüz zamandaki kelimelere yattım dün.
seni orda unuttuğumu sanmıştım 
sarhoş bir eprik elde açan güllerdi zaman seninle.
teselli et beni, 
saçlarını tarayayım dünde...,
tenimizde gezindi uzun uzun kelimeler
cam parçaları çıkardı ağzımdan düşümü, 
gül dikenleri düşmeyen dilimde
birden çok gelincikler açıldı semaya
çok su biriktirdim bir uçuruma 
eğrilen hayat çizgisinde
eğrelti konuşamadığım hisler ile, 


eller ile

gitme gece de 


diyemedi

yerine taktığın hayalimdeki kayıp parçalarımı, 
kaybetmeni göze aldım yeniden.
gel, gitmen uğruna bile dökül içime.


her gece olduğu gibi.

ve uyu düşlerimde.
sabahın ruhumu gömdüğü benden 


giderken 

kağıda sarılı kocaman bir yürek 
ve bir kalem bıraktığın bana
düşür hisleri unutma, 
sert ve kabuklu yemişlerin içi gibi 


tuzlu ve düzenbaz hayatlar yenilir sadece

ve buralarda 
yüreğimi bırakma bir daha, 
birayla yıkarlar yoksa
ve ben üzerine akarım göz yaşlarımın.
gittim.
geldim.
git.
gel.
el.


23 Nisan 2013 Salı

eğitim ve sınav

toplumun içerisinde genleşen gevrek eğitimin içerisindeki taraflı siyaset, devlet koyunları yaratmaya devam ediyor.

sıralar uygun adım düzenle oturtulan çocukların çğrenme yetisini, kendi yetilerini geçemeyecek şekilde öğretenlerin çoğunlukta olduğu zamanlar sonrası, bugündeyiz. hepimiz eleştirdiklerimiz ve gözlerimizi kapadıklarımızın sorumlusuyuz.

hadi iyi geceler.





son (+21)


hep bir son hayal ederken, kaçtığımız cehenneme çevirdiğimiz bugünümüzdü. kayıtsızlıkla.


düşlerle geçirilen bir yaşam sonrasında hep vitesin sabitlenmesi. ve uyuşturucularla değiştirilen zaman… uyku aralarında uyandıran kabuslarla yaşama müdahil olmak. amaçlı, amaçsız yaşamı fütursuzca alkol, sik, am ve seks yumuşaklığında geçen sonsuz taşaklarla yaşamak… kabaran hayatlarımızın ürperen bulutları ile gökyüzüne sabit küfürlerle sövgüler düzmek. bir çoklarımızın yaşamlarında gerçekleşen düşsel orgazmların ardından duyulan pişmanlık gibidir hayat…bir sigara kadar nefese sahip olmak.


körleşip, sessizleşmek. şizofrenik kişiliklerimiz ile deliliklerimizi kabullenememek. emsalsiz piç sokakların köhneleşmiş geçit altlarına duyarsızlaşmaktır son. ve toplumsal bir piç olmaktır hayat… toplumların diğerine benzer dayanışması, arka bahçede içilen biralar ardından, çekilen marihuana eşliğinde bilincimizin altına saklanananların gerçekliğine uyanmak. sanrılar, deniz ve girdap. dünya ve yeşil. ağaçlar ve üzerindekiler. mezarlıklar ve ölümleri ile bize hep acı verenler, vermeyenler. savaşlar ile yitirilen kişiler… katliamlar, kavgalar ile ilerlerken bizim yüzümüzdeki maskelerimizden ayrılamama cesaretsizliğimiz, hep ertelemeleri getiriyor. çaresiz bir yetimiz.



çatı katlarında, şehre tepeden bakmak.

iç nefes ile karnımıza zorla soktuğumuz stres sancıları. bizi nasılda rahatsız eder. tabiri olmaz. yalnızlaşırız. sol yanımıza aldığımız gölgemizle, yaptığımız pişmanlık monologlarında nemlenen pencerelerimizden süzülen heyelan, parmaklıklarını aşıpta yanağımıza emeklediğinde, uyanırız. hapsettiğimiz ruhumuzun o bebeksi halini gömeriz yine tabutuna vampirmişçesine. üzerine giyindiğimiz iş elbiselerimizle yeniden sabaha hazır kıta adımlarız zamanı.bitirdiğimiz bu monolog ardından kalan sakinleşme zamanlarında. sonrasında hep tarihin o şerefisz tekerürleri kalır, öksüz bir çocuk gibi. hayat budur, kabullenmemiz hep uzun sürer. acı ızdırap verici olsa da cezalandırıcımız ne göktedir, ne marihuanadadır. sadece beynimizdedir… hatıralar gibi.

hep kafalarımız iyi olduğu esnada çıkar hayaller. kendisi de değişken kişilikli bir seyyahtır. porno sitelerinde harcanan değişken debili hayat sıvımız gibi hep yuva arar kendisine. bu zevk gezilerinde sahibimizi arayan sadık hayvan sürüleri gibi, birbirimizi tartarız. genetik olarak hep ideal olana sülükleşiriz. kanını çeker, kanımızı veririz. paranoyakçasına birbirimizi sündürürüz. hayat böyle devam eder, sona doğru. akıntı hep baştan durur. sessizlik zift gibi yapışkan ve katran haldedir.


futbol gibi boktan bir süreçtir yaşam.

ikiz ve yansıma gibi eş anlamlıdır. ve hayattır ismi. tıpkı; mahallelerin aralarında yaptığımız maçlardaki gibidir. sert ve hırslı oyunlar ile yaşamda da birbirmizi yenmeye çalışırız. en güzeli ise beraberliktir. hiç kazanan olmasa, bir tarafımız olmasa, bugün popüler ve sekülerik bir hayatın hüküm sürmediği yaşamlarımız olur. fakat sokakta, sonu hep to be continue’ suz biten tragedyalar ile başkalarının oyunlarını sahnelendiririz. acı köleleşmemiz. histerik ve isterik bir şekilde devam eder.

aslında yaşamımız…


dükkanların vitrinlerindeki gibidir. trafik ışıklarına benzer şekilde yanıp sönen neon ışıkları gibi göz kamaştırıcıdır. birileri gelecek ve sizi mutlu edecek diye kendimize zarar veriririz. “güneş ve ay ankara da sade yayılır”… der kimileri. o boktan, kasvetli sert kışında donma tehlikesine karşı beklediklerimizin yaptıkları sonrasında, hayatımızda güvensizleşiriz. bu işte intiharı getirir.

intihar…

kendi içerinizdeki alacakaranlıktaki ağacın titremesidir. yaprakların alkol, sigara ve marihuana gibi sahtelikler ile esrar külüne dönen yaşamınız, isyancılığı asimile edilmiş öz ruhunuzun lanetidir. aklın yüce ışığı söner. rafına kaldırılmış tatlı, kekremsi ve anne çorbası gibi kokar çocukluk döneminiz. kitleler ile olan iletişim baş göstericidir şimdilerde. ve kendisi hayvanat bahçesi gibidir yaşamın. evet insanlar ve ilişkilerimiz. bir hayvanat bahçesi gibidir. ışığın iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş, kişiler tarafından üzerinize yönlendirilen gözler onların bıçaklarıdır. bedenlerinize saplanmak için arkanızı dönmenizi ve zayıf anınızı beklerler. sizi avlamak için diş bilerler. hapsettikleri fikirleriyle zamanı gelince sizi bir hayvanat bahçesi bireyine çevirir sizi. üzerinize çıkıp kendi sefaletli yaşamlarını arşa denkleştirmeye çalışırlar. benzerlerine boğulmuş halde olan fikirleri, tahakküm ettiği dünyayı yaşanmaz hale getirir. rayların üzerinden kayan bir tren durağında, son adımını atan piç bir çocuk gibi sahipsizleşirler sonda.
ardından hep aynı seramoni duyulur.

çocuk seslerinin gürültüsü arasında, titreyerek bekleyen gerçekleştiremediğiniz yaşamımız. fısıldadıklarını anlamadığınız bu aptal kargaşada sizi uyandırmaya çalışsa da başarısız olmuştur. artık öteki gibisin


iz. bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler, gece boyunca beyoğlunda gittikleri kerhanenin kapısında kendi kusmuklarında boğulurlar. tepesine düşen loş sokak lambasının cılız ışığı altında. dibe vurmuş bir yaşam krokisidir bu. sonunda gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar hep o ötekiler gibidir. hayat manasız ve fütursuzdur. toplumsal bir birey için hayat, gün ortasında ıssız ve bayat bir bira yaşamı ile sokaklarda dolaşmak, dokunmak ve düzüşmek üçgeninde sonlanan bir yaşam. ardınan adına yakılan ağıtlar ve ruhuna fatiha söylemi ile siktir edildiğin yeraltı sonundur.



sikil gel ve siktir git.

15 Nisan 2013 Pazartesi

sıkıntı öldürüyor bu zamanda insanı.

sıkıntı öldürüyor bu zamanda insanı. 

yavaş ve usulca zihninize tahakküm kurarak, bizi ele geçiriyor.ve sıkıntı öldürüyor zamanla. 

acı ve öfke değil, sıkıntı öldürüyor insanlığı. ne yaptığını bilmemek sıkıntı ve sanrılar ile örülüdür. çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor. elini en temiz tutan, suç aletidir, iktidar için. insanı içerisine aldığında, sakinleştirir ve köreltir. ardından usulca işler bünyesine. ardından ölümü getirir. sessizlik ve eylemsizlik gelir. biat toplumu ile.

sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor... çünkü tükenme ve tıkanma ile birlikte, yaşamı kusarsın hatıralarına. katil çoğunluğa, çoğulluk gövdelere, yeni kelimelere, yeni yüzlere yol açarak... bireyin ölümünü gerçekleştiriyor. öldürüyor onu vakitlice, alış veriş mağazalarında, sokaklarda, tatillerde ve daha nice hazırladığı trajik sahnelerde. insanın raflaşan zihin yollarına, kendi istediklerini istifliyor. sen ise, toz oluyorsun zamanda...

sıkıntı davet ediyor, açıyor yatağını... bacaklarının arasını kutsallaştıranın, beynini fethediyor ve parmaklar ile ovaları sulandırıyor. sıkıntı günahları oluşturuyor ve acı ortak olmayanı defediyor. kapatıyor. insanın pişmanlığı ve çocuksu hallerinin vahşi tecavüzcüsü oluyor. en nevrotik vakıaların metasını oluşturuyor. alkol ve uyuşturucuyu saplıyor bünyeye ve sıkıntı çözüyor, öfke başlıyor. 

sıkıntı insanı ciddileştiriyor. hayata karşı hep septikleşiyor ve kerberos'un kokrkusuyla yaşamı benimsiyorsun. devam ediyor ve yaşamını ona göre şekillendiriyorsun. mücadele sadece senin hürriyetin için oluyor. tekilleşiyor ve mutsuzluğa saplanıyorsun. ve şuursuzca hayata kararıyorsun. 

sonra bir güç ile uyanıyorsun. sıkıntının insanı olgunlaştırdığını öğreniyorsun. ve hayatı tanıman da  sana yol gösteren bir seyyah olduğunun farkına varıyorsun sıkıntının. çünkü sıkıntı plan program demek oluyor hayatında. acı kendi yasasını durmadan fısıldarken çektiklerinle sana, aynı zamanda sıkıntı ile yol gösteriyor. öfke ile hatırat defteri tutturuyor şuuruna oysa. 

sıkıntı savuruyor seni hatıralarında. parçalara ayırıp, seni formlaşmaktan alıkoyuyor. engelliyor temelinin aynı olmasını. ağlatıyor, üzüyor, mideni bulandırıyor, uyutmuyor, adeta yaşarken türlü acıları zihnine yükleyerek gebertiyor seni ama öldürmüyor. olgunlaşıyorsun. bir muz gibi...ilk başta yemyeşilken, olgunlaştıkça açılıyorsun. ölü bir deniz gibi olmaktansa, karadeniz gibi açık dalgalarınla, zihin kıyılarındaki artıkları silip, süpürüyorsun. ve güneşin gövdesine serilerek, aynalarda hep ters görüntüler ile kendini yüceltiyorsun. edindiğin sabır tecrübelerinle.

sıkıntı kutlu doğum kutlamalarında, genç bir bakirenin kanını kaybetmesiyle içerisinde olduğu korkuyu notalandırır. acı dolu zamanlarda şenlikler ister çünkü acı gerçekliktir. acı, sefalet zamanlarında sessiz kalmanın ete bürünmüş halidir. eline gelene vücut sıvından dolayı yargılanmanın dayanılmaz aptallığıdır. acı gerçeğin mutena halidir.

dökülen zamanın getirdiği sıkıntı ille de dans diyor, kahkaha atıyor, acının da öfkenin de içini boşaltıyor avuçlarına. kaygan ve bir o kadar da şuursuzca seni sefilleştiriyor. acı ve öfke, korkuyu yeniyor. sıkıntı zamanı okşuyor. sıkıntı arzuyu kaşıyor, sıkıntı acı ve öfke terbiye ediyor. sıkıntı, insanın kendisine karşı yabancılaşmamasında rehberlik ediyor. ve acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor.

ve yaşamdan insan sıkılıyor. kendini alaşağı ediyor. yakışmadı.



13 Nisan 2013 Cumartesi

akrostij aşk!

her aşkın 
bir fahişeye benzemesi
her sevginin 
bir piçe dönüşmesi
havanın ağırlığından mı,
gönlün düştüğü kaşarın,
 dönekliğinden mi

bilinmeyen,
bir denklem mi
sevgi denilen 
fısıltı mı
aşk denilen 
meni mi

herşeyin bir kuyruğu,
herkesin bir çukuru vardır,
konu aşk olunca.,
bitişler,
başlangıçlar,
varoluşlar,
yokoluşlar...

bazen söz biter,
şekil devam eder...
sözün kifayetsiz kaldığı yerde,
eşekler kendini aslan sanırlar.
bunun ismi tragedya
trajedik
riskli
aptalca
gereksiz
elastik
duyguların
yaşandığı
akrostijdir.
aşk!

kapı aralığındaki toz'a


oku/malı



tarihin medeniyet'in yüz karası olarak sunduğu devlet karşıtı olgular, toplumların yüzünün ve bilincinin açılmasına deniz feneridir...

5 Nisan 2013 Cuma

ezgi'lerin kaşarlığında...

kimse hayatınızı bilmez sizin. sadece onlarla tanıştıktan sonra, onlar olursunuz. kimse siz olmaya bile cesaret edemez. çünkü biz ölüm makinalarıyız. uygun adım hayat devam.


aşk pompa gerektirir (+31.5)

hadi artık sevişelim...



kelimeler gidip geliyor. sözler, paralar ve zaman gidiyor. ardından sevişmiyorsunuz ve elizabeth. veya salatalık ile iç geçirmeler. zaman denilen olgu da insan denilen canlı hep kendini tüketim süzgecinden geçirerek, hareket ediyor. ardından geldiğimiz nokta ise koskoca olmayan bir nokta. gündelik ilişkilerin mot, sıradan ve bir birinin aynısı olması gerçeği, insanın cesaret edememesi ve tüketme sevdasından kaynaklı değilde ne.

we trust to fucking idiot heart...


bir çiroz şizofrenisi bu. kalbine güvenen, apışarası kokusuyla çiftleşir.

herkeste bir çift kişilik oluşması sonrasında, alışkanlık haline gelen internetin, zamana uyumsuzluğu. bu kişilik ile alakalı. şaftımızın kaydığı günümüzde, götü toparlayamıyoruz. neresindeyiz lan bu hayat dercesine bir yerlerine tutunuyoruz. ve tırnaklarımızın diblerinden şaha kalkan deriler gibi hayata seyrek ve cılız tutunuyoruz. hadi susalım.






25 Mart 2013 Pazartesi

...v 2

içime gece düşer...
sokaklarımda eski
aşkların uğuldamaları.
ve bir serçe ürkekliğindeki
duygularım.
korkma gecenin ıssız sakinliğinden.
gerilen saç tellerimden fırlayan
hatıralar,
ellerime akar hüzünlerimle,
kaç gecenin bızıklamasına yatak olan
beynim
susmuyor iniltiler ile.
ve sen yoksun.
gelen
giden
na-mevcut.
v.
se(v)iyorum
sendeki beni
geri durmak
kaybetmek
korku
ve
ürkeklikten
gel
gün
gir
iç - erime.


20 Mart 2013 Çarşamba

sevmek kesin bir sessizlik

sevmek suskunluktu, 
sevmek kesin bir sessizlikti, 
sevmek uzaklıktı, 
sevmek dokunamamak, 
erişememek, 

sevişememekti.

ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti 


sevmek.


Murathan Mungan

sevmek itiraf edememekti. sevmek kendinden parçasını koparıpta, ayaklar altına alamamaktı. sevmek platon'un söyleyemediği kadar gerçeklikti. delilikti. sevmek gün doğumuna yetişemeyen sokak aralarında kalmış serseri aşklardı. ilk sevgilinin dudaklarına koşan nefesin, ciğerde yarattığı astım kriziydi sevmek. sevmek kaybetmenin ardından yenilenmekti. gün batımıyla kızaran ve reddedilen bir gencin, yuvarlak şişelerin dibini görüpte nara atmaktı. 




bir gün gelipte camın kenarına düşen çiğ tanesi gibi, göz yaşlarımız vardı hayatımızda. birbirimize bu kadar değebilecekken, neden uzaktık anlam veremezdim. hayaller kurup, gözlerimizin ardından cennetleri boyardık seninle ve biz şimdi edimsiz, tümceler kuruyoruz. günaydın.



güneş, tülün o geceden kalan zerafetli bakire duruşunu her sabah parçalayıp, yüzüme ışıltısını bıraktığında, benim dudaklarımda ve dimağımda senin imgelerin varoluyor. ve umudumu sırtıma atarak sana seyyahlaşıyorum hayallerimle. dünün bugünden tek bir farkı ise, sensiz geçen fiziksel şekilsiz hareketlerden öte gitmiyor.



kırmızı bir yasak elma gibi. istençli ve haklı günahların oburluğu. bitmeyen başlangıçların, trajik kıpırdaşmalarından ibaret, bir sevgi mastarı benimkisi. zamana aşılanmış ve beklentilerle gelmeyecek bir han duvarları, duvar yazısı gönlümdeki. eros' un astigmat oluşu ile hep yanlış tarafından isabetlenmiş kaybedilmişliklerin hatıratı benim sevgim.



her rüya sonrasında, uyandığım soğuk döşemeden bir gün daha kalkmaya cesaretsizim. düşman bir yapayalnızlık ardından gelen rahatlık ile ısınıyorum günlerimde. paylaşımlarımı nefesimle birlikte yaptığım sigaram bile, dudaklarımızın kurumuş ovalarında prangalı bir halde bekliyor ölümü. sözcüklerim altında mayınlar taşıyor, korteksime bağlı ve ben ölüme bir gülümseme ile...

...sevmek, ölebilmektir!

diyorum.




17 Mart 2013 Pazar

i feel no pain

aşk....

inciten yaşamın 
kekremsi tadı...
dilime düşen
prangalı kelimeler.
hayat...
manalı, 
manasız gülüşler,
gizli fikirler, 
açık niyetler...
düzüşmelerin ardından saflaşan ruhlar.
diller, 
dinler, 
niyetler, 
bireyler...

her birinin taptığı istemli sakat kisve aşk.

kaybetmenin verdiği dipten bakış..

"i feel no pain, coz i have hole on my chest now"



11 Mart 2013 Pazartesi

pi'ye

belki...

hep yaşamımızda var olan şüphelerimizin yüzünden, bisikletin pedalına yarım bastık. korktuk, çekindik, irkildik ama en büyük sorun ürkütüldük.



ileriye hep baktığımızda, gözlerimizin üzerine çöreklenen, kevaşe sisteme özgü, gayr-ı meşru hayallerden başka hiç bir şey görmedik. hep, mental ateşimiz, apış aramızdan yükselen o sperm karışımlı, bacak arası kirinden öte değildi. bu görünen yüzümüz. yada gizli kalan yanlarımız ile ilintili. hep bir yerinde, kendimize buluşan o duygu virüsü ile toplumun kökünü kurutan popülerliğin en aciz kurbanları olduk. hata işledikçe hayatta, çeşitli kurbanlar ve tanrısal metalar oluşturduk. bu öyle bir sistem ki bizi kendi yarattıklarımızın kölesi haline getirdi.



hayatlarımızın teneffüs aralarında taşıdıklarımız.

aşk, bu sevgi yortu altında güzellikler bahçesi denilen en vahşi, en acımasız sömürü metası. önce elinize aldığınızda, hafifçe kremlenmiş, titreşimli bir vibratör gibi size sokulur. içinizde hafif kıpırdaşmalar ile, iki kişilik halüsinasyonlar yaşamanıza sebep olur. bir çok defa dinen ve toplumun genelleştirilmiş ahlak yapısına göre uygun hareket etseniz de birçok defa mutsuz bir othello'yu oynarsınız yaşamınızda.

sonuç piç hayaller...



bozuk kişiliklerimizin içerisindeki irinler...

zaman...

günlerin dünyanın üzerinde gidip gelmesiyle, bir hayli korkunç bir hal alıyor. güvensizlik, anti popülasyoncu bencil bireyci kişilik, kişisel yükselme hırsı ve daha nicesi... insanlığın morfini, sanal dünya ile kendini geliştiriyor. sessiz insanlık. bir zombi filminde olmadığımın farkına ancak nefes aldığımda varıyorum. içerimde bezik bir hava oturuyor. pişmanlık, miskinlik, hırsların gölgesinde sesiz kalmayı yeğlemiş bir hayat. kaleme tutundukça yoruluyorum. anlatamadığım savruk ve hüzün dolu hatıralarım ve kirlenmiş gerçeklerimi, bileklerimden çıkıp, kağıdın üzerine yatmak isteyen damarlarım ile anlatmaya çalışan biri var bu hayatta.



hep bir sonraki, ötekisinden daha farklı ümidiyle tutulurken, her biri lacivertin, kahverengi tonlarını temsil ediyor. her kaybettiğimiz kahve fincanlarındaki karışımlar, kılı kırk yardırırcasına zihnimize tecavüz ediyor hatıralarla.

elveda pi.

bitmeyen bir sayının tuhaf hikayesi.